Dünya Sağlık Örgütü’ne göre bugün dünyada yaklaşık 1,3 milyar insan, yani her 6 kişiden biri önemli düzeyde engellilikle yaşamını sürdürüyor. Avrupa’da ise en az 135 milyon engelli birey bulunduğu belirtiliyor. Yaşlanan nüfus, kronik hastalıkların artışı, savaşlar, afetler ve ekonomik krizler bu sayının her yıl büyümesine neden oluyor.
Avrupa’da yapılan son araştırmalar, engelli bireylerin sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar yaşadığını ortaya koyuyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Avrupa’da engelli bireylerin yalnızca yarısı, ihtiyaç duyduğu sağlık hizmetine ekonomik olarak ulaşabiliyor. Yardımcı teknolojilere erişim oranı ise bazı ülkelerde yüzde 10’un altında kalıyor.
Türkiye’ye baktığımızda ise tablo daha çarpıcı bir boyut taşıyor. Resmî verilere göre milyonlarca vatandaş çeşitli düzeylerde engellilik durumuyla yaşamını sürdürüyor. Resmî kayıtlı engelli sayısı, yaklaşık 2,6 milyon. Tahmini toplam engelli nüfus, 8–10 milyon arası. Bu da toplumun yaklaşık yüzde 10-12’sine karşılık geliyor. Ancak mesele yalnızca sayı değil; bu bireylerin yaşam kalitesi, üretime katılımı ve toplumsal hayatta ne ölçüde yer alabildiğidir.
Bugün Türkiye’de engelli bireylerin en temel sorunları; erişilebilirlik, istihdam, eğitim, sağlık hizmetleri ve ekonomik yetersizlik olarak öne çıkıyor. Kaldırımların, toplu taşımanın, kamu binalarının ve hatta dijital hizmetlerin önemli bölümü hâlâ erişilebilir değil. Şehirler büyüyor ama erişilebilirlik aynı hızla gelişmiyor.
Özellikle ekonomik koşullar, engelli bireyler açısından çok daha ağır hissediliyor. Çünkü engellilik çoğu zaman ek maliyet anlamına geliyor: ilaç, bakım, ulaşım, özel eğitim, yardımcı cihazlar ve sürekli sağlık giderleri… Buna rağmen sosyal desteklerin büyük bölümü yoksulluk sınırının oldukça altında kalıyor. Engelli aylıklarındaki artışların yüksek enflasyon karşısında yetersiz kaldığını herkesin kabul etmesi gerekir.
Bir başka kritik sorun ise istihdam. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de engelli bireylerin iş gücüne katılım oranı düşük seviyelerde seyrediyor. Avrupa’daki araştırmalar, engelli bireylerin işsiz kalma riskinin engelli olmayan bireylere göre iki kat daha yüksek olduğunu gösteriyor. Türkiye’de ise kamuda ayrılan kontenjanlar ve özel sektöre getirilen zorunluluklar önemli olmakla birlikte, hâlâ birçok engelli birey “kota doldurma” anlayışının ötesine geçilemediğini düşünüyor. Oysa engelli bireyler yardım bekleyen değil; fırsat verildiğinde üreten, yöneten, geliştiren ve topluma değer katan bireylerdir. Asıl sorun, toplumun ve sistemin yeterince kapsayıcı olmamasıdır.
Bugün gelişmiş ülkelerde artık “engelli bireye yardım” anlayışı değil, “engelsiz yaşam tasarımı” anlayışı konuşuluyor. Yani bireyi değiştirmeye değil, hayatı erişilebilir hale getirmeye odaklanan yeni bir yaklaşım hâkim oluyor. Türkiye’nin de artık sosyal yardım merkezli değil; erişim, istihdam, bağımsız yaşam ve sosyal katılım odaklı yeni bir vizyona ihtiyacı var. Çünkü bir toplumun gelişmişliği; en güçlülerinin değil, en kırılgan bireylerinin yaşam standardıyla ölçülür.
Engelliler Haftası, birkaç gün süren temsili etkinliklerden ibaret kalmamalı. Kaldırımlardan okullara, dijital sistemlerden iş hayatına kadar her alanda gerçek bir erişilebilirlik reformuna dönüşmelidir. Bu hafta; toplumun görmezden geldiği eşitsizliklerin, erişim sorunlarının ve sosyal dışlanmanın yeniden hatırlanması gereken önemli bir vicdan muhasebesidir. Çünkü mesele, sadece “engelli bireyler” değil; aslında ne kadar erişilebilir, adil ve insan odaklı bir toplum olduğumuzdur.
Unutulmamalıdır ki; hepimiz engellerle karşılaşıyoruz. Asıl mesele, engellerin fiziksel bir durum değil; bakış açılarında, ihmallerde ve yetersiz politikalarda oluştuğunu görebilmektir.



Yorumlar
İlk yorumu yazarak sohbete katkı sağlayabilirsin.